More selected projects

Murg-ı Süleyman (murg Farsça’da kuş anlamına gelmektedir; Simurg’da olduğu gibi) olarak da bilinen hüdhüd, Kur'ân-ı Kerîm’in Neml Suresi’nde, diğer insanüstü özelliklerinin yanı sıra kendisine kuş dili de öğretildiği ifade edilen Süleyman Peygamber’e Sabâ melikesi Belkıs ile ilgili haber getiren ve Süleyman Peygamber’in irşat mektubunu Belkıs’a ulaştıran sadık yoldaşı, sırdaşı ve ulağı olarak anlatılır. Hüdhüd ismi ise açık bir şekilde işbu surenin 20. âyetinde geçmektedir.

Kuşları teftiş etti ve dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?"

Hüdhüd, İslami literatürde ve şark dünyasında anlatılan efsanevi boyutlardaki hikâyelerde de yer almaktadır. Bunlardan birine göre Süleyman Peygamber, Beytü'l-Makdis'in yapımını tamamladıktan sonra insan, cin, kuş ve diğer hayvanlardan meydana gelen bir orduyla önce Mescid-i Haram'a, oradan da Yemen'e gitmek üzere yola çıkar. Yol üzerinde konaklarken su sıkıntısı baş gösterir. Esas gücü ve görevi, toprağın altındaki suyu bulmak olan Yafûr ismindeki hüdhüdünü arar lakin hiçbir yerde bulamaz. Halbuki Yafûr etrafı kolaçan ederken Sabâ’nın melikesi Belkıs'ın bahçesini görmüş ve oraya konmuştur. Hüdhüd, Belkıs’ın bahçesinde Ufayr isminde bir Yemen hüdhüdü ile karşılaşır ve Ufayr ona Belkıs'ın ülkesi, saltanatı ve inanışı hakkında bilgiler verir. Yafûr, namaz vakti gelip de suya ihtiyaç duyan Süleyman Peygamber’in onu arayacağını tahmin etmesine rağmen, merakına yenik düşüp Ufayr ile Belkıs'ın topraklarını doya doya dolaşmaya devam eder. Geri döndüğünde ikindi vakti olmuştur, hüdhüd ziyadesiyle geç kalmıştır ve olaylar Neml Suresi’ndeki gibi Süleyman Peygamber’in hiddetlenmesi ve hüdhüde hesap sormasının ardından hüdhüdün, Süleyman Peygamber’e Belkıs ve ülkesinden bahsetmesiyle devam eder. Süleyman Peygamber hüdhüdü affeder ve onun vasıtasıyla, güneşe tapan Belkıs ve halkına davet gönderir. Daveti kabul eden Belkıs ve maiyeti Süleyman Peygamber'i ziyarete gelirler. Bu ziyaret esnasında Süleyman Peygamber ve veziri Âsaf, Belkıs’ın tahtını rüzgâr sayesinde kendi ülkelerine getirirler. Belkıs ve halkı bu hikâyenin sonunda İslam'ı tanırlar ve iman edip müslüman olurlar.

Abdullah bin Abbas’ın (İslam Peygamberi Muhammed'in amcası Abbas bin Abdulmuttalib'in oğlu; tefsir ve fıkıh alanlarında otorite kabul edilen ve çok sayıda hadis rivayet eden arasında yer alan bir sahabi) nakletmesine göre Süleyman Peygamber’e su bulması ve ulaklık yapması sebebiyle hüdhüd kuşu kutsaldır; öldürülmesi yasak, yenmesi haramdır.

Diğer dinlere baktığımızda da benzer durumlarla karşılaşırız. Levililer’de (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümü olan Eski Ahit'in ilk beş kitabı olan Tevrat'ın üçüncü kitabı) ve Tesniye’de (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümü olan Eski Ahit'in ilk beş kitabı olan Tevrat'ın beşinci kitabı) yazdığına göre, hüdhüd koşer değildir ve bu sebeple yenmesi de doğru değildir.

Hüdhüdün halk arasında inanılmış nitelikleri pek ilginçtir. Çok uzaklarda ve yerin altında bulunan suyu, aynı bir insanın bardaktaki suyu görüşü gibi havadan görebilme ve keşfedebilme yeteneği ile Süleyman Peygamber’e kılavuzluk ettiğine inanılan bu kuşun "hüd hüd" şeklindeki ötüşünün gizli şeyleri göstermek için "orada orada" demesinden ibaret olduğu rivayet edilir ve isminin de buradan geldiğine inanılır. Arapça’da, herkesin göremediği şeyleri görebilen kimseler için hâlâ absar min hüdhüd tabirinin kullanılmasının nedeni de budur. Hüdhüd tek eşlidir ve eşi ölünce yeni bir eş aramaz. Öyle vefalıdır ki eşi öldüğünde yemeden içmeden kesilir ve sürekli feryadı figân eder. Anne babasına karşı çok hürmetkârdır ve onlar yaşlandıkları vakit yiyecekleriyle ilgilenir. Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya dek başında taşıdığı için mükâfat olarak güzel bir tepelikle ödüllendirilmiştir. İşbu tepelikten ötürü hüdhüdden sâhib-i külâh diye de bahsedilir.

Hüdhüd hakkındaki inanışlar bunlarla da bitmez. Rüyada hüdhüdün görülmesi suya kavuşma, sıkıntıdan kurtulma ve uzaktan haber almaya yorulur. Hüdhüd ile ilgili benzer telakkilere Yunanlar ve Romalılar'da da rastlanır. Hatta eski Mısırlılar’ın da hüdhüde saygı gösterdikleri ve Horus’un simgelerinden biri olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Bir benzeri duruma Girit (Minos) Uygarlığı’nda da rastlanır. Hüdhüd İran’da erdem ve faziletin sembolü olarak görülürken, İskandinavya’da ise savaş habercisi olarak nitelendirilir. Benzer bir şekilde Estonya’daki inanışlara göre hüdhüdün ötüşü, ölüme davetiye ve çağrı şeklinde yorumlanır.

Birçok dilde çıkardığı sese (Türkçe: ibibik, büdbödek; Arapça: hüdhüd; Farsça: pûpe, pûpû; İngilizce: hooppoe) veya başında bulunan sorguç şeklindeki renkli tüylere (Türkçe: çavuş kuşu, ibibik, baltalı) göre adlandırılan hüdhüd (Upupa epops), içerisinde yalıçapkını, arıkuşu ve gökkuzgunun da bulunduğu Gökkuzgunumsular (Coraciiformes) takımının İbibikgiller (Upupidae) familyasının iki üyesinden biridir (bir diğeri Sahara Çölü’nün güneyinde yaşayan ağaç ibibiği). Charles Sibley ve John Edward Ahlquist isimli meşhur ornitologların yapmış olduğu taksonomiye göreyse hüdhüd, Gökkuzgunumsulardan ayrı olarak Upupiformes takımına aittir.

Kısa kanatları ve kuyruğu siyah-beyaz alacalı, arda kalan bölümleri açık kahverengi ve turuncuya kaçan tepeliğinin uçları siyahtır. Yay gibi uzun olan gagası ile beraber 25-32 cm. civarında, 44-48 cm. kanat açıklığına sahip ve 46-89 gr. ağırlığındadır. Havadayken büyük bir kelebeği andıran, dengesiz gözüken kendine has bir uçuşu ve süzülüşü vardır.

Avrupa, Asya, Kuzey Afrika ve Madagaskar’a kadar yayılmış olan hüdhüdler, kışın tropik yerlere doğru göç edip, ağaçlık ve bağlık yerlerde, yaşlı ağaç bulunan açık yerlere ve yaprağını döken ormanlara yerleşirler. Günümüzde maalesef her ne kadar sıkça karşılaşmıyor olsak da, hüdhüde açık arazilerde ve şehrin parklarında rastlayabiliriz.

Genelde ağaç kovuklarına yuva yapan hüdhüd, insana kolaylıkla alışan bir kuştur. Beslenmesinde genel olarak böcekleri, böcek larvalarını ve yumuşakçaları tercih etmesiyle beraber kertenkele ve kurbağa gibi canlılarla da karnını doyurur. Sivri ve uzun, yay biçimindeki gagası ile topraktan çıkardığı böcekleri havaya fırlatıp havada kaptığı hâline sıkça rastlarız. İstisnalar haricinde uçarken avlanmaz ve beslenmez. Toprak üzerinde güneşlenmeyi ve kum banyosu yapmayı çok sever.

1950’li yıllara kadar sıkça karşılaşılan hüdhüde, dünya genelindeki olumsuz iklim ve coğrafya değişikliklerinden ötürü maalesef daha nadir rastlanmaktadır. Evvelde Britanya, Güney İskandinavya, Benelüks ve genel olarak Orta Avrupa’da sıkça rastlanan hüdhüd, geçtiğimiz seneler içerisinde ancak Yunanistan’ın doğusu ve Türkiye’de görülmeye başlamıştır. Yine son zamanlarda Güney İngiltere ve Güney İsveç’te artan sayıları dikkat çekmektedir. Tahminlere göre dünya üzerinde bir milyon civarında çift olduğu düşünülmekle beraber kısmen tehdit altında kabul edilmektedir.

"Aşk halinden bilmeyen,
Ya delidir ya diri
Ben kuş dili bilirim,
Söyler Süleyman bana"
Yunus Emre

Hüdhüdü yakın coğrafyamızdaki edebi eserler içerisinde incelediğimiz zaman, ilk olarak İranlı sûfî şair Ferîdüddîn-i Attâr’ın Vahdet-i Vücûd felsefesine dayanan manzum şeklinde yazılmış tasavvuf eserindeki Mürşid-î Kamil’i simgeleyen ve diğer kuşlara önderlik eden rehber kuş olarak karşımıza çıktığını görürüz. Mevzubahis eserde hüdhüd önderliğindeki kuşların, kendi padişahları olan Simurg’u aramak için Kaf Dağı’na çıkmış oldukları yolda karşılaştıkları engeller karşısında, sadece otuz tanesinin kalıp, bu otuzunun da talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr ve fena ismindeki yedi tepeyi aştıktan sonra (Farsça’da otuz kuş anlamına gelen) Simurg’un aslında kendileri olduğunu anlayıp, fenâfillâha ulaşıp bekabillah makamında yaşamalarında hüdhüdün muhteşem rolünü okuruz.

“Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı.”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Manevî’sinde de Süleyman Peygamber ile ilintili bir kısımda, hüdhüdün yerin altındaki suları görmesinden bahsedilir. Ali Şîr Nevâî’nin Attâr’a nazire olarak yazdığı ve fakat konuyu değiştirerek zenginleştirdiği Lisânü’t-Tayr isimli mesnevisinde ve Derviş Şemseddin’in Deh Murg adlı mesnevisinde de hüdhüdün yer aldığını görmekteyiz.

Hüdhüd, mesneviler haricindeki Dîvân Edebiyatı’nda da sıkça karşımıza çıkıyor ve hatta Hüdhüd, Belkıs, Sabâ ve Süleyman kelimelerini bir beyitte toplayıp ustaca tenasüpler yapma geleneğine de sıkça rastlıyoruz.

"Ey nâme sen ol mehlikâdan mı gelürsen
Ey hüdhüd-i ümmid
Seba'dan mı gelürsün"
Nâbi

Süleyman Peygamber ve Belkıs arasındaki ulaklığı ve insanın göremediğini görme yetisi pek çok şair tarafından eserlerine taşınmıştır.

"Hüdhüd gibi bînâ gerek anı arayanlar
Vîrâneye bûm olmağıla genc bulunmaz"
Nedim

Hatta kimileri, hüdhüdün güzel tepeliğini pek çok zarif benzetmelerde de kullanmıştır. Misal, Zâtî’ye göre havaya diktiği tepeliğiyle içli içli öten hüdhüd, uğruna dağları delip geçmesine rağmen Şirin’e kavuşamayıp sonunda balyozu kendi kafasına vurarak ölen âşık Ferhâd’a benzemektedir.

"Hüdhüde benzer ki sen murg-ı dil-i Ferhâdsın
Başına tîşe dokunmuş nâlede üstâdsın."
Zâtî

Günümüze doğru geldiğimizde de, birçok şairin ve yazarın, hüdhüdü modern Türkçe adlarından biri olan ibibik şeklinde eserlerinde kullandıklarına rastlıyoruz.

"Sanki düğün olmuştur
Sevmiş, sevilmiş, yenmiş, yenilmiş
Çekmiş, çektirmiş
Oyun hüzün olmuştur

Düştür doğaldır içlenme
Bezginlik göllerinde bir gece
Karanlıkta senin de
Yüzdüğün olmuştur

Ay peşinde
Bitkin akşamlar nikotin
Düşer bir gün giyotin
Aksâdeler giyindiğin olmuştur

Süleyman ve Sabâ, hüthüt ve Belkıs
Söylerdi sorsaydık, geç git, bunlar...
Necatigil yok şimdi
Belki bir gün olmuştur"
Behçet Necatigil

“Derken, biraz sonra beklediği ulak, ulukepez geldi. Bu kuş, hüdhüdlerin başıydı. Geniş ak, kara kanatları belli ki yorulmuştu. Uzun, başında, boynunda bir yay gibi kabarmış kepezi turuncuydu. Tüyleri, balkıyan bir güneş turuncusunda yalp yalp ediyordu. Göğsünün ince, sarı tüyleri benekliydi.” Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca - Yaşar Kemal (YKY, 2004)

Pul koleksiyonerlerinin en sevdikleri temalardan biri olan kuşlara baktığımızda, hüdhüd ile ilgili yüzün üzerinde pula denk geliriz. Bunların çoğu Arap ve Afrika ülkelerine aittir zira hüdhüd hem onların coğrafyasında bolca bulunur hem de kültürlerinde Avrupa’ya kıyasla daha farklı yer etmiştir ve kıymetlidir. 

Hüdhüd ve diğer nice kuşun, geçmiş günden bu yana bizleri muazzam bir şekilde etkilediğinden ve de etkilemeye devam edeceğinden şüphemiz yok. Güzel ötüşleriyle, aşk dolu nameleriyle, ebemkuşağına varan tüyleriyle ve pırpır eden yürekleriyle bizi kendilerine divane etmeye de devam edecekler.

Süleyman Peygamber’in Tekke-i Mürgân’ından davet edip tanıtmaya çalıştığım hüdhüd kuşu, umarım benim olduğu kadar sizin gönlünüzde de yer etmiştir. Kim bilir, belki bir sonraki sefere, kuşların şeyhi sayılan leylekten, Hacı Bektaş-ı Velî’nin beyaz horozundan, Hümâ’dan ve nice güzel sakadan, bülbülden, floryadan ve diğer kuşlardan da bahsederiz. Selamet ve muhabbetle kalın.

Mürekkepbalığı, Şubat 2015